Göremediniz. Anlayamadınız ki tanıyasınız. Çoğu zaman oturup güldünüz benimle beraber. Güldüren bir yaratık bulmuş olmak sevinciyle doluşurdunuz sözlerimin arasına. Ama göremezdiniz beni. Bazen dert söyleyip dert olurdunuz. Dertlerinizi uzun uzun gözlerinizden boşalttıktan sonra bırakacağınız, kurtulmak isteyeceğiniz bir yükünüz kalmıyordu. Sonra hiçbir şey olmamış gibi herkes sefil hayatını yaşadığı kendi mağarasına çekilirdi. Ama göremezdiniz beni. Soluk, yavan, sefil hayatınızın gözeneklerinden zihnimdeki kendi hayatımı göremezdiniz. Bunu biliyordum. Sizler, iç dünyanın engin güzelliklerini göremeyecek kadar kördünüz. Yine de suçlu ben oldum.
Sizler, sefil hayatlarınızı, yemek kırıntıları arasında tatlı bir cennet nimeti olarak yaşarken ben oradaydım. Bu değişmez hayat filminizi sonuna kadar defalarca izledim. Gerçek ve sahte duygularınızı bir arada yaşatmayı nasıl becerebiliyordunuz? Size ait olmayan düşüncelerle kendi hayatınızı nasıl yaşayabiliyordunuz? O kadar çelişkiyi birbirine kenetlemeyi nasıl başarabildiniz? Kendinize ve diğerlerine acımadınız mı? Ne saçmalıyorum ben! Sefil ruhların ölü bedeninde çürümüş bu kadar yığıntının bir arada olması çok kolaydı öyle değil mi? Bu yüzden çabuk unuttunuz. Hatırlamak ise imkansız oldu sizin için.
Halbuki size yol gösterdim. Yolar çizdim. Kilometre taşları dizdim bana varacak yollara. Bakıp da göremediniz mi? Belki de umursamadınız.
Bütün iç dünyamı şiirlerin satırlarına serpiştirdim. Bir tutam acıdan, bir tutam tatlıdan; biraz geçmişten, biraz bu günden; biraz senden, biraz sudan…
Küçük iç dünyamın küçücük bir sefinesiyim.
Göremediniz, tanıyamadınızsa suç kimin?
Not: Yakın bir arkadaşın bu düşüncelerini dile getirmek istedim.
/Mustafa Yalçın
06.10.2013

Yorum bırakın